Refah ve Ateizm: Aralarında Bir İrtibat Var Mı?


Bu makale inançsızlığın bazı türlerinin kendine aşırı güvenme ve zenginliğe sırtını yaslama ile irtibatlı olduğunu öne süren görüşü tahlil eder. Makale, inançsızlık ile bu iki unsur arasındaki karşılıklı ilişkiye ışık tutarak bu soruna manevi çözümler sunar.


Kur’an’da bazı insanların inanca muhalif tutumları hususunda dikkat çekici bir anlatım mevcuttur. Kur’an’da neslin (çocuk sahibi olmanın) ve refah elde etmenin başarı ve itibar için bir kıstas olarak tesis edilmesinin ilahi emir ile irtibata mani olabileceği ortaya koyulur. Bu durumda olan insanlar refahları üzerinden kendilerinden emin olan ve güvende hisseden insanlardır ve bu durum onların dini ve ahlaki anlamda umursamaz olmalarına sebep olabilir:

“Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklı ve şımarık kişileri: Biz, size gönderilmiş olan şeyi inkâr ediyoruz, demişlerdir. Ve dediler ki: Biz malca ve evlâtça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak da değiliz.”1

Kur’an’da, kendileri için inşa ettikleri hayat sahalarında rahatlık ve konfor içinde yaşayan insanların sınırları aşmalarına dair sunulan örnekler tafsil edilmektedir. Yeni buldukları zenginliğin ihtişamının tadını çıkarırken bir yandan da öz farkındalıklarının ve insanın işgal ettiği her mekân, zaman ve durumdaki savunmasızlığının ve hassaslığının bilincinde olma halini zedeleyen bir kibir hali sergiliyorlar. Kur’an’da soruluyor,

“Veya o ülke halkının güpegündüz eğlenirlerken kendilerine azabımızın gelmeyeceği konusunda güvenceleri mi vardı?”2

Connor Wood, Does Atheism Arise From Wealth? (Ateizm Zenginlikten Mi Kaynaklanır?)başlıklı makalesinde “maddi anlamda konfor içinde olan insanların sosyal dünyaları üzerinde konuşmak için harcayabilecekleri enerji daha çoktur”3 demektedir. Hugh McLeod’un ortaya koyduğu gibi eğlence sektörünün, müzikhollerin, “siyasi teşkilatlarınve sosyal kulüplerin gittikçe çoğalmaya başlaması kilisenin birçok toplumsal işlevinin yerini almıştır.”4 Yeni bulunan maddi konfor, fırsatlar ve bu sosyal ortamların gelişimi arasında bir yakınlık mevcuttur. Wood’a göre sekülerler, dindarların aksine, muğlak toplumsal roller ile uyum sağlayabilirler çünkü durumları buna müsaittir.5 Mihaky Csikszentmihayli’ye göre “kişinin ruhi enerjisi maddi hedeflere bağlandıkça diğer mükafatlara/hedeflere olan ilgisi körelir. Arkadaşlık, sanat, edebiyat, doğal güzellik, din ve felsefe gittikçe daha az ilgi çekici hale gelir.”6 Bu durumun kişide nasıl tezahür edeceği, yani refahın neticeleri olan güvenlik ve konfordan dolayı ortaya çıkan hislerin nasıl açıklanacağı Kur’an’da detaylıca ele alınmıştır. Kur’an, insan davranışlarının tutum ve kalıplarına mutabık davranışları öngörür ve bu makalenin bağlamında kendine-yeterlilik ve ayrıcalık hislerinden dolayı açgözlülükten büyüklenmeye kadar ortaya çıkan psikolojik halleri kullanır.

Nigel Barber tarafından yapılan bir çalışma insanların hayatlarında tecrübe ettikleri rahatlık ve konfor ile aşkın (üstün, müteal) bir varlığa inanma hususunda duyulan isteksizlik arasındaki karşılıklı ilişkiye delil sunar.7 Barber’a göre insanların dine dönüşlerinin arkasında hayat boyunca yaşadıkları zorluklar yatıyor. Şüphesiz ki ölüm riski gibi aniden gelebilecek tehlikelerle karşı karşıya kalmak insanda bir zaafiyet ve acziyet duygusu uyandırabilir. Kur’an’da insanın bu temayülüne dair birçok misal verilir. Tarih kriz anlarında Tanrı’ya yalvarış ve yakarışta bulunarak teselli bulan ve karşılaştıkları krizleri daha iyi anlamlandırmaya çalışan insan topluluklarının örnekleriyle doludur. Barber, zafiyet içinde olanlara bakım ve konfor sağlayan, hastalık ve ölümlerin riskini azaltmayı hedefleyen sosyal yardım programlarının, enstitülerin ve ajansların bulunduğu, gelecek hakkında daha az korkunun ve belirsizliğin bulunduğu sosyal demokrasilerde insanların hayatı daha kontrol altında gördüklerini ve bunun sonucunda da kendilerini dine daha az muhtaç hissettiklerini ifade ediyor.8

1960’lı yıllar, Batı Dünyası’nda yeni bulunan sosyal fırsatlar ve bu fırsatların din üzerinde etkisi hususunda dramatik sosyal ve kültürel değişimin yaşandığı bir dönemdi.  1960lar’ın refah ortamı insanlara bir aidiyet ve kimlik bahşeden mevcut toplumsal yapılara karşı meydan okumada araçsal bir etkiye sahip olmuş ve insanlar önceleri lüks olarak görünen şeylere sahip olma imkanına erişmiştir.9 Bunlara toplumsal sınıflar, siyasi mensubiyetler ve hizipçi kimlikler dahildi. Savaş sonrası on yılda Batı-Avrupa hane halklarında toplumsal hayatın dinamiklerini, ulaşıma erişimi, ‘toplum’ denilen şeyin ne anlama geldiğini, krediye/borca erişimi değiştiren hızlı bir gelir yükselişi meydana geldi. Bunun sonucunda aileler evde daha uzun süre beraber vakit geçirebiliyorlardı. Aileler için beraberce televizyon izlemek ve ev sahibi olmayı düşünmek standart hale geldi ve McLeod’un ifadesiyle “ev, kimliğin ve tatmin olmanın ana kaynağı haline geldi.”10 Evde gelişen toplumsal değer sistemleri başlangıçta iyi olsa da yeni özgürlük ve kendini tatmin etme idealleri bir süre sonra mevcut toplumsal yapılara meydan okuyan ve bireysel özgürlüğe dayalı bir dünya görüşüne yönelen daha sert ve asi bir gençliğin yükselmesiyle sonuçlandı. Giyim tarzlarından, saç tıraşından yasadışı uyuşturuculara ve cinsel ahlak anlayışından kopuşa kadar meydana gelen değişime ve medyadaki sansürün gevşekliğine; ben merkezli bireyci anlayışa sahip nesil ile irtibat kurma hususunda büyük meydan okumalarla karşı karşıya kalan kilisenin ta kendisiydi. Budurum, vaftiz rakamlarına büyük bir düşüş olarak yansıdı.11 Çok vakit geçmeden feminizm de eşcinsel haklar hareketi gibi başlıca toplumsal kuvvetlerden biri haline geldi. İngilizler daha serbest bir toplum haline geldikçe birçok insan kiliseleri terk etmeye başladı.

Janel Eccles, on dokuzuncu yüzyılın ateistleri Robert Owen, Charles Bradlaugh ve sonradan Bertrand Russell ve A.J. Ayer’in (ayrıca bkz. Bagg ve Voas12) tesirinin ardından kültür devrimi sırasında yeniden ortaya çıkan ateizmin ‘hümanizm’ olarak isimlendirildiğini ifade eder. İngiliz Hümanist Derneği (BHA)’nın 1967’de kurulmasıyla birlikte ateist yönelimler daha kabul görür hale geldi ve bu dönem aynı zamanda refah seviyesinin yükseldiği, iş imkanlarının yüksek olduğu ve İngiliz nüfusunun çok daha bağımsız ve kendine yeter hale geldiği bir dönem idi.13St. Clair Drake ve Horace Cayton şunu ileri sürerler:

“Kilisenin tesirini zayıflatmada en önemli faktör kentsel (şehirli) muhitin merkezi çekimidir. Hayret verici derecede çeşitli zümreler mevcut ve her bir zümre içinde farklı türde kiliseler mevcuttur. Filmler, top oyunları, sosyal kulüpler ve yasadışı bahis şirketleribirbiriyle rekabet eden katılım biçimleri teklif ediyorlar ve bütün mutlak günah anlayışları üzerinde şüphe uyandırıyorlar. Küçük kasabaların grup kontrolü artık mevcut değil. Başarılı ‘günahkarlar’ artık ‘fakir ermişler’e karşı daimi bir meydan okumadırlar.”14

Bu dönemde yeni bulunan refahla beraber dinselliğin azalmasını etkileyen başka birçok faktör de mevcuttu. Çok sayıda insan düzenli dini ibadet alışkanlıklarını kaybettiler15 ve önceden ‘Hıristiyan’ olan toplumlar sonradan büyük oranda çoğulcu toplumlara dönüştüler.16 Bu da dolayısıyla inançta ve etik anlayışındaki ahengin azalmasıyla neticelendi.17 Refahın yükselişinin işaret ettiği şey, Hollandalı sosyolog Leo Laeyendecker’in The Postwar Generation and Establishment Religion in the Netherlands başlıklı çalışmasında işaret ettiği modernizasyonun uzun dönem vetiresidir. Birçoğu için, özellikle gençler için Soğuk Savaş’ın güçlüklerinin baskısından kurtuluş, yükselen refahla birlikte yeni bir hedonistik/hazcı gençlik kültürünün benimsenmesiyle sonlanmıştı.18

Caroline Gregoire’nin de gösterdiği üzere zenginliğin ve eşitsizliğin insan davranışı üzerine etkisini inceleyen psikologlar, zenginliğin düşüncelerimizi ve hareketlerimizi kasıtsız bir şekilde, ekonomik durumumuza bakmaksızın güçlü bir şekilde etkileyebildiğini tespit etmişlerdir.19 Kur’an kişinin başarılarını ve zenginliğini zihnen otonomize etmesi[sadece kendine ait görmesi] hususundaki tehlikeler hakkında uyarılarda bulunur. Bu uyarıları sadece gurur, kibir ve gösteriş gibi doğal olarak ortaya çıkacak olan davranışsal kalıplar için değil, zenginlik ile ortaya çıkan şükürsüzlüğün, büyüklenme ve inançsızlığın tehlikeleri hakkında da yapar. Bu tehlikeler Kur’an’ın 18. Suresinde(Kehf) zengin bir kişiye verilen iki güzel bahçe ve bahşedilen diğer güzelliklerden etkili bir anlatımla bahsedilerek ortaya koyulmuştur:

“Onlara, misal olarak şu iki adamı anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekin bitirmiştik. Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı. İki bağın arasından bir de ırmak akıtmıştık. Böylece adamın bol ürünü oluyordu. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: ‘Ben, servetçe senden daha zenginim; nüfusça da senden daha güçlüyüm.’(Böyle gurur ve kibirle) kendisine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: ‘Bunun, hiçbir zaman yok olacağını sanmam.’ ‘Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, (orada) bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum.’ Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: ‘Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah’ı inkâr mı ettin?’ ‘Fakat O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam.’ ‘Bağına girdiğinde: Mâşâallah! Kuvvet yalnız Allah’ındır, deseydin ya! Eğer malca ve evlâtça beni kendinden güçsüz görüyorsan (şunu bil ki):’ ‘Belki Rabbim bana, senin bağından daha iyisini verir; senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de bağ kupkuru bir toprak haline gelir.’ ‘Yahut, bağının suyu dibe çekilir de bir daha onu arayıp bulamazsın.’20

Refah sahibi birey kendisini zenginliğin sarhoşluğu ve geçici keyif bahçeleri içinde kaybeder ve bu durum nihayette onun yoldan sapması ile sonuçlanır. Zenginlik ve konforun daima kendini önemli göstermek ve hedonizm (zevk bağımlılığı) için bir katalizör rolü oynadığını varsayamasak da zenginlik ve konfor insanlara Cömert ve Muktedir olan, onlara bu zenginliği bahşedebilen bir aşkın varlığı hatırlatmalıdır: “Bu Allah’tandır, benim kuvvetim değil, Allah’ın kuvveti ile olmuştur.” (el-Kehf, 18:39). 1960ların yeni keşfedilmiş özgürlükleri veya daha rahat öngörülebilir şekilde çağımızın imkanları – teknolojik gelişmeler, ulaşım kolaylığı, çevrimiçi alışveriş, sanal gerçeklikler –  sadece insanın başarılarına hayret oluşturmak yerine daha uygun bir şekilde insana bu uğraşların peşine düşme yeteneği, zamanı, hayatı ve zihni veren Zât için bir hayrete, şaşkınlığa sebep olurdu. Elde ettiklerini kendinden bilen kişinin cahilliğini ortaya koymak için Allah, nimetleri bahşedenin kendisi olduğunu hatırlatır: “Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş(tik)”(el-Kehf, 18:32) veya “Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.”21 Kur’an, kendine-yeterli[insanların kendilerini kendilerine yeter olarak gördükleri] Tanrısız kültürün üretilebileceği kibrin önüne geçiyor/dengeliyor. Kontrolsüz gücün ve kayıtsızlığın hakim olduğu bir kültür kişiyi kendi geçiciliğinden/faniliğinden uzaklaştırır – tıpkı Percy Shelley’in Ozymandiası’ndaki gibi. Şiirde Firavun’un sözleri “Yapıtlarıma bak ey güçlüler güçlüsü, ve titre!”22 feci halde ironik çünkü durumu yansıtmıyorlar; çıplak ve boş kum ufka genişçe yayılıyor ve onun o mükemmel “yapıtları” artık ortada yoklar.23

Buna benzer bir şekilde Sanches De Toca da şöyle bir yorumda bulunuyor: “Refah ve seküler kültür, yakın ve hazır olmayana karşı bir ihtiyaç ve arzu tutulmasına sebep oluyor. Aşkınlığa olan arzuyu maneviyat için basit, öznel bir ihtiyaca; mutluluğu ise maddi refaha ve cinsi dürtülerin tatmin edilmesine indirgiyorlar.”24 De Toca’nın bahsettiği yakın ve hazır olmama durumu, konfor ve rahatlığın geçici bir şekilde de olsa, insanın daima karşı karşıya olduğu, savunmasızlığının ve acizliğinin açığa çıkmasına karşı bir tampon vazifesi gören bireyci bir kendine-yeterlilik tarafından üretilen bir yaşam tarzı üzerinden doğabilir. Kur’an’da kendisine üzüm bağı verildiği ifade edilen adam gayet aşikar olan bir durumu görmezden gelerek kendi bilincine ihanet etmiş olarak tanımlanır – “Böyle bir böbürlenme içinde kendine kötülük ederek bağına girdi ve şöyle dedi: ‘Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam.’ ‘’ (el-Kehf, 18:35). Müfessirler meyve bolluğunun “zenginlik, altın ve gümüş”ü25 simgeleyebileceğini ve adamın “üzüm bağının bozulmayacağına ve varlığının sona ermeyeceğine”26 inandığını ve “kıyamet gününün gelişinden emin olmadığını”27 ifade etmektedirler. Bu kişi varlığa/zenginliğe öylesine bağlı ve saplantılı idi ki büyüme ve maişet döngüsünün hiçbir zaman sona ermeyeceğini varsayıyordu. Sayısız doğal faaliyetin bir ürünü olan mal varlığının aşkın bir güçten bağımsız bir şekilde meydana gelebileceğini düşünerek yanılıyordu. Palmiye ağaçlarının, nehirlerin ve meyvelerin doğal gelişimi onun içinde şükür ve minnet duygusunu barından manevi bir gelişme ve Allah’ın fiil ve icraatlarına karşı bir hayret duygusu uyandırması gerekiyordu. İkinci olarak, refaha sahip bu adam kendinde bir yetki/salahiyet ilan ederek “«Bunun, hiçbir zaman yok olacağını sanmam.» «Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, (orada) bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum.»” dedi. Refah sahibi adamın arkadaşı ona dikkatini yöneltmediği temel, önemli ve varoluşsal soruları hatırlattı – “«Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah’ı inkâr mı ettin?.»”

Bu dünyada birbiri ardına meydana gelen hadiseler tefekkür için büyük bir öneme sahiptir.  İnsanların servetleri sebepsiz ve gayesiz hadiselerin sonuçları olmadığı gibi insanın yaratılışı da sebepsiz ve gayesiz değildir. Arkadaşının ona nasihatinin devamında refah sahibi kişiye tevazu hissi aşılama gayesi vardır. Kur’an şöyle birhatırlatmada bulunuyor:

“Gerçek şu ki, insanın yaratılış tarihinde onun henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiştir. Hakikatte biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; imtihan edelim diye onu işitir ve görür kıldık.”28

Ve:

“Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?”29

Kehf Sûresi’ndeki Kur’ânî ifadede refah sahibi olan kişi kibirle göğüslerini kabartırken bir yandan da yanındaki arkadaşına bu büyüklük hissini sevketmek için benlikçi arzuları tarafından tüketiliyor. Daha varlıklı olduğunu iddia ediyor – çünkü görünürde olan budur ve söylenmelidir! Taraftarları, toplumsal ağı, daha sayıca daha çok olan kendi kavmi ve toplumsal önemi de buna dahil. Refah sahibi kişi şöhretinde kendinden emindi ve onun kıyamet gününü inkar edişi kendine-yeterliliği hususunda kendini ayrıcalıklı gördüğünü gösteriyor, çünkü kıyameti inkar ederek ahlaki sorumluluktan da kaçmış oluyor.

Bu örnek, inançsızlığın yalnızca Tanrı’nın varlığını inkar ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda hesap gününü inkara da bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Böyle bir inkar, bireyin, kabul edilebilir davranışlara ve pratiklere yönlendiren ve teşvik eden ahlaki sınırların dışında kalan özerkliğe/bağımsızlığa sahip olmasını öngörüyor. Adamın tavrına bakılırsa bu gurur ve kibirdir; kendisini önemli görmesine sebep olan duygular, sanki kendisi tarafından ortaya koyulan kastî gayret onun başkalarının müdahalesi ve gözleminden azade edermiş gibi, başarıyı ve refahı kendi yarattığı bir ürün olarak görme biçimini yansıtıyor. Yüksek bir gücün varlığını kabul etme ihtimali olsa da ne o gücün bağımsızlığını tanıyor ne de yaklaşan hesaba çekilmek gibi bir şeyin var olması durumunda ahlaki sınırlılıklara riayet etmek zorunda kalacağını kabulleniyor.

Rollo May gibi psikologlar uzun zamandır “İçimizdeki gücün merkezini keşfetmek uzun vadede insanlarımız için yapabileceğimiz en iyi şeydir.”30 şeklinde bir kanıya sahiptiler. Kur’an’da vurgulanan örneklerde gördüğümüz açgözlü bireycilik, toplumsal dayanışmaya zıt düşer ve tevazunun, acziyetin ve en önemlisi yüksek bir gücün tanınmasının önünü keser. Bireycilik bunun aksine benmerkeziyetçi, atomcu ve narsistbir büyüklenmeyi besleyen bir anlayıştır. Buna ilaveten söylemek gerekir ki refah ve dinsizlik arasındaki herhangi bir korelasyon birçok nedene bağlanabilir olsa da burada ortaya koyulan kendine-yeterlik ve bağımsızlık duygularının faniliği/geçici olması, mekânsal kimlikleri ve gayeyi içeren varoluşsal faktörlerin farkına varmasının önüne set çekebilir. Hayatta tecrübe edilen her şeyin bir gün sona ereceğini bilmek sadece bir kendini sorgulama ile değil aynı zamanda bir tevazu hissi ile sonuçlanmalı. Olabilir ki bazı durumlarda varlık sahibi kişi varlığını tesadüfi bir lütuf olarak görebilir fakat buna karşın dindar olan kişiyi özü itibariyle daha az varlık sahibi ve görünürde [maddi gelişim için] metafizik, harici faktörlere bağımlı bir kişi olarak görebilir. Dindar olanlar yüksek bir güce dayanmaya meyilli olduğu için bu tür bir durum inançsızlar tarafından iç dayanaktan mahrum olmak olarak yorumlanabilir/yargılanabilir; çünkü varlıklı kişinin sahip olduğu konfor ve imtiyazlar fiziki ve maddi gayretlerden ve onların sonuçlarından ortaya çıkar. İnançsızlar bu durumda adil olmayarak dindarların maddi menfaat ve gelişim için azalan bir arzularının olduğu yönünde bir varsayımda bulunabilirler.

Bu, tabii ki delilsiz bir iddiadır. Kur’an burada kendilerine zenginlik ve güç bahşedilmiş bireylerin örneklerinden yola çıkarak bu tür kendi kendine yeterlilik duygularının neden olduğu hain kibir örnekleri ile bireyci arzuların aksine daha bütüncül bir zenginleşmeye sahip olanları birbiriyle karşılaştırıyor. Bu örnekler/arketipler yüksek bir gücün fiillerinden haberdar idiler ve zihinleri ve vicdanları onları sahip oldukları konfor, güvenlik ve refah için şükran duymaya icbar ediyordu. Hz. Süleyman bir defasında etrafındaki olağanüstü hadiselere hayret ile bakmıştı. Açıktır ki onun dünyevi otoritesi ve hakimiyeti kendi kendini şımartmak için değil aksine Rezzak(rızk veren) ve Vehhâb(karşılıksız bahşeden)’in yansımalarının farkına varması içindir.

“…Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: “Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lütfudur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir.”31

Tabii ki bütün insanlar — ateistler, dindarlar ve dindar olmayanlar – güzel olan ve ilham verici olana dair duygular beslerler. Jesse Preston ve Fatih Shin tarafından yapılan bir araştırmanın gösterdiğine göre inançsızlar ve dindar olmayanlar tıpkı dindar insanlar gibi doğa ve insanlığa işaret eden genel temalar üzerinde, haşmet ve güzellik karşısında derinden etkileniyorlar.32 Ateistler ve inançsız olanlar iyi olan her şeye duyarsızdır diye bir şey yok. Kur’an hakikatin tanınmasının önündeki engelleri ortaya koyarken refahı bu potansiyel engellerden biri olarak öne çıkarıyor. Refahın toplumsal bağlılığı koparmamakla beraber daha baskın bir şekilde Rezzak ve Kayyum olan Allah’a bağlılığın da önüne geçmemesi gerekiyor. Nicolas Baumard’ın da işaret ettiği gibi, psikoloji araştırması gösteriyor ki “Refah, varoluşsal[meseleler üzerinde] düşünce için daha çok zaman sağlıyor: Belki de daha büyük bir ahlaki sorumluluğumuz var. Belki de hayatın bir gayesi var.”33

İfade etmek gerekir ki refah kibre veya inançsızlığa meylettirmez [meylettirmek zorunda değildir]. Bütün varlıklı insanlar refah sayesinde sahip oldukları rahatlık ve konfordan ötürü Allah’a ibadet etmekten ve onu tanımaktan vazgeçmezler. Refah ile ateizm arasında bireysel refah ve kitlesel refah ilişkilendirilerek kapsamlı bir korelasyon kurmak da zordur. Bir kısım en zengin ve en fakir ülkelerde raporlanmış olan ateizm çok düşük orandadır fakat bazı durumlarda, zamanlarda veya yerlerde bu tür bir korelasyon mevcuttur. Kur’an’da refaha sahip inananların ve inançsızların örnekleri ortaya koyularak kişinin kendisini, dünyasını ve sahip olduğu refahı algılayış biçiminin en büyük belirleyici olduğu anlatılır. Daha önce de bahsedildiği üzere Kur’an, kişide gurur ve egoizm gibi nankörlüğü, şükürsüzlüğü, büyüklenmeyi ve inançsızlığı besleyen davranış kalıplarına karşı uyarıda bulunur.

“İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinirler. Eğer kendi işledikleri şeyler sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, bir de bakarsın ki ümitsizliğe düşerler. Allah’ın, rızkı dilediğine bol verdiğini ve (dilediğine) kıstığını görmediler mi? Bunda inanan bir toplum için elbette ibretler vardır.”34

Bu makale, Kur’an’da kişinin aşırılığa sapmasının kendi iç hastalıklarından/sorunlarından kaynaklanıyor olarak tanımlandığını göstermiştir. Seçilen örnekler Allah’ın inkar edilmesiyle alakalı ve gurur/kendi kendine yeterlik duyguları tarafından üretilen iradi bir cahiliyeti ortaya koymuştur. Bu durum Kur’an’daki bir ayette çarpıcı bir şekilde oraya koyulur:

“Hayır! Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek çizgiyi aşar.”35

Kuran, insanın sözde kendine-yeterliliğine meydan okurken, okurlarına, insanların kendi iç durumlarında düzeltilmemiş bir şeyin sonucu olarak belirli inanç ve davranışlara ulaştıklarını hatırlatır. Gösterildiği gibi, öz üstünlük duyguları, ben merkeziyetçi kibir, kişinin zihninde ve eylemlerinde zararlı verici bir etkiye sahiptir ve sonuç olarak Kuran bize insanın trajedisinin, insan benliğinin en önemli parçası olarak gördüğü bu içsel durumun kontrol edilmesi ve çaresinin aranmasında olduğunu hatırlatır.

Kur’an, örneğin, kendini temizlemeye[nefs tezkiyesi] vurgu yapar ve bunu, bir noktada, antik bir medeniyet olan Semud(M.Ö VIII. YY) tarafından sergilenen inatçı kibir ile ilişkilendirir. İlk ayetler insanın haline dikkat çekmektedir:

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır. Semûd kavmi, hak tanımazlığı yüzünden (peygamberini) yalanladı.”36

Başlangıçtaki ayetler pozitif ve negatif temayüllere sahip bir kişinin durumundan bahsediyor ve sonradan gelen ayet de bahsedilen erdemli temayülleri aramayı emreden buyrukları görmezden gelmenin ve bunun yerine umursamaz tavır sergilemenin “tuğyan”[bir önceki ayette geçen Arapça ifade; ‘’azmak, sapmak’’ anlamında] ile sonuçlanacağının altını çiziyor.  Ayetlerdeki bu yapısal sıralama öğreticilik anlamında oldukça mühimdir. Allah aynı zamanda Semud kavminin de diğer kavimler gibi zamanla yok olduğunu hatırlatıyor. Bütün o servet ve büyüklenme ani bir sonla yok oldu ve bütün insanlar da aynı sona maruz kalacaklar. Dolayısıyla kendi kendine yeterlik iddiası ile kasılarak yürüyen herkes aslında kendisinin aldatıcı bir akılsızlık içerisinde olduğunu göstermiş olur. Kur’an, kişinin kendisinin zayıf ve mütevazi kökenini, acziyetini ve ölümün kaçınılmazlığını kabullenmesi üzerinden bizi Allah’ın büyüklüğünü ve kudretini düşünmeye davet eder:

“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak kemaliyle hep övgüye lâyık olan O’dur.”37

Kur’an bize kendi hakiki gerçekliğimizi ve insanlık halimizi (insan olma hasletlerimizi) içselleştirerek insanın kendisinin daha iyi olan haline ihanet eden öngörüsüzlüğün önüne geçebileceğimizi hatırlatıyor. Allah’ın tanınması ve ona minnet duyulması ise ilahi rahmete ve hidayete yol açar ; O’nun haşmeti karşısında korkmaya davet ederek etrafımızdaki dünya ile O’nun varlığını hatırlatan işaretler ve mucizeler hakkında yeni bir farkındalığa dikkat çeker.

Referanslar ve Notlar

1 Sebe’ Sûresi, 34:33-34

2 A’râf Sûresi, 7:98

3 Connor Wood, ‘Does Atheism Arise From Wealth’ – https://www.patheos.com/blogs/scienceonreligion/2014/01/does-atheism-arise-from-wealth/.

4 Hugh McLeod, Religion and the People of Western Europe 1789-1989 (Oxford: Oxford University Press, 1997). p. 93.

5 Connor Wood, ‘Does Atheism Arise From Wealth’ – https://www.patheos.com/blogs/scienceonreligion/2014/01/does-atheism-arise-from-wealth/

6 M. Csikszentmihalyi, “If we are so rich, why aren’t we happy?,” American Psychologist. 1999; no. 54 (1999): 821–827. (p. 823)

7 Nigel Barber, N. ‘A cross-national test of the uncertainty hypothesis of religious belief’ Cross-Cultural Research, no. 45: 318-333.

8 Nigel Barber, Why Atheism Replaces Religion In Developed Countries – https://www.huffpost.com/entry/why-atheism-to-replace-re_b_903653.

9 Callum G. Brown, The Death of Christian Britain: Understanding Secularization 1800-2000(London and New York: Routledge, 2001. Callum G. Brown, Religion and Society in Twentieth-Century Britain(Harlow: Pearson Education Ltd, 2006). Callum G. Brown, “Women and Religion in Britain: the Autobiographical View of the Fifties and Sixties” in Secularisation in the Christian World, edited by Callum G. Brown and Michael Snape, (Farnham and Burlington, VT: Ashgate, 2010) 159-174. Callum G. Brown, “Sex, Religion and the Single Woman c1950-1975: The Importance of a ‘Short’ Sexual Revolution to the English Religious Crisis of the Sixties.”Twentieth Century British History no. 22 (2):189-215.

10 Hugh McLeod, Religion and the People of Western Europe 1789-1989 (Oxford, Oxford University Press: 1997) 142.

11 A.g.e, 147.

12 Samuel Bagg and David Voas, 2010. “The Triumph of Indifference: Irreligion in British Society” in Atheism and Secularity Vol. 2: Global Expressions, edited by Phil Zuckerman (Santa Barbara, CA: Praeger, 2010) 91-111; Janet Eccles, 2017. THE NEW (ATHEIST) WOMAN: A LEGACY OF THE 1960S CULTURAL REVOLUTION?. Society Register(1), 52.

13 Hugh McLeod, The Religious Crisis of the 1960s (Oxford and New York: Oxford University Press, 2007).

14 St. C. Drake and H. Cayton, Black Metropolis, rev. ed., (New York, 1970) 653.

15 Hugh McLeod, ‘The Religious Crisis of the 1960’, Journal of Modern European History Vol. 3, No. 2, Christian Churches and Religion in the 20th Century (2005): 205-230 (p.205)

16 İngiltere’de dinselliğin azalmasında çoğulculuğun etkisi için bkz:: Linda Woodhead, ‘The rise of ‘no religion’ in Britain: The emergence of a new cultural majority’, Journal of the British Academy, 4, 245–61.

17 Bkz: Hugh McLeod, ‘The Religious Crisis of the 1960’, Journal of Modern European History Vol. 3, No. 2, Christian Churches and Religion in the 20th Century (2005): 205-230.

18 L. Laeyendecker, “The case of the Netherlands” in The Post-War Generation and Established Religion, ed. W. Clark Roof, et al. (Boulder/Col. 1998), 131–149; Hugh McLeod, ‘The Religious Crisis of the 1960’, Journal of Modern European History Vol. 3, No. 2, Christian Churches and Religion in the 20th Century (2005): 215.

19 Caroline Gregoire. “How Money Changes the way you Think and Feel” (February 8 2018) Last seen 25 May 2020 – https://greatergood.berkeley.edu/article/item/how_money_changes_the_way_you_think_and_feel.

20 Kehf Sûresi, 18:32-41

[21] Kasas Sûresi, 28:76

22 Percy Bysshe Shelley, Ozymandias – https://www.poetryfoundation.org/poems/46565/ozymandias [Türkçesi (Erdal Ceyhan): https://www.antoloji.com/ceviri-siir-percy-bysshe-shelley-ozmandias-siiri/]

23 Yazar şiirde yaptıkları ile övünen Firavun’un eserlerinin artık eskisi gibi kudretli bir şekilde görünmediğine, sahip olduğu zenginliğin aynı durumda ve etkide bulunmadığına atıfta bulunuyor. (Çev. Notu)

24 Melchor Sánchez de Toca, “Looking for God: Religious Indifference in Perspective” in Passing on the Faith: Transforming Traditions for the Next Generation of Jews, Christians, and Muslims, ed. James L. Heft (Fordham University Press, 2007): 29.

25 https://quran.ksu.edu.sa/tafseer/tabary/sura18-aya34.html#tabary.

26 https://quran.ksu.edu.sa/tafseer/tabary/sura18-aya35.html.

27 https://quran.ksu.edu.sa/tafseer/tabary/sura18-aya35.html.

28 Kıyâmet Sûresi, 75:1

29 İnfitâr Sûresi, 82:6-8

30 Rollo May, Man’s Search for Himself (New York, W.W Norton and Company: 1953), 54

31 Neml Sûresi, 27:39

32 Jesse Preston and Faith Shin, “Spiritual experiences evoke awe through the small self in both religious and non-religious individuals’, Journal of Experimental Social Psychology 70 (2017). 212-221.

33 Cited in Bret Stetka, (May 1, 2015) Did Affluence Spur the Rise of Modern Religions? https://www.scientificamerican.com/article/did-affluence-spur-the-rise-of-modern-religions/.

34 Rûm Sûresi, 30:35-36

35 Tîn Sûresi, 95:6-7

36 Şems Sûresi, 91:7-11

37 Fâtır Sûresi, 35:15